Kayıtlar

Kasım, 2021 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Belki resim der ki.../ Beklerken Seni

Resim
Café Terrace at Night, (the Café Terrace on the Place du Forum at Night) Vincent Van Gogh, tuval üzerine yağlı boya, 1888 Günün bu saatinde, melül ve münzevi yalnızlar evlerine, kendi izbe çukurlarına, mezbelelerine çekilir; bilirim. Yalnız olmadığımı yalancıktan kulağıma fısıldayan sokağa, sokağın ebedi boşluğuna çıkarım o zaman. Nadiren bir at arabası geçtiği olur yoldan. Önümden saltanatla geçişini beklerim. Ahenkli ve uslu nal sesleri, bir müzik parçasının bitişini anımsatırcasına, giderek uzaklaşır, karanlıkta arabanın giderek küçülen görüntüsüyle birlikte hazince kaybolur. Gündüzün bildik koşturmacaları birdenbire, sihirli bir şekilde yok olur. İşte o zaman iskemlemde oturmuş, pırıl pırıl yıldız evrenini seyrederek seni bekliyorumdur. Küçük bir yudum taze kahvenin zarifçe boğazımdan aşağılara doğru incecik bir yol oluşturarak geçişini keyifle duyumsarım. Başımın üstünde büyükçe bir fener, sokağı, az önce kapanmış bir mağazan...

Belki resim der ki.../ Boşlukta Sandalyeler

Resim
  People in the Sun / Edward Hopper, 1960, tuval üzerine yağlıboya   Tepelere bakan o eski otelin, mutfağa açılan kapısının hemen yanında, turistlerin oturup dinlenebilecekleri küçük, beton bir alan vardı.   Bu alan neredeyse günün hiçbir saatinde boş kalmaz, misafirlerin mutlaka ilgisini çeker, abartmadan vaat ettiği sükûneti aheste, usulca sererdi insanların önlerine. Ahşap sandalyeler yaz, kış, gece ve gündüz orada öylece durur, öğlen ya da akşam yemeği için sessiz odalarına, loş yemek salonuna yollanan misafirlerin az önce üzerlerinde otururken seyredişlerini, arınmalarını ya da durağanlıklarını usanmadan taklit edercesine, sanki kısacık bir süre betondan yükselir, orada, boşlukta asılı kalırlardı. İşte o zaman, mor tepelerin, yolun, düzlüğün, gökyüzü ve yeryüzünün nasıl da imrenerek onlara bakıyor olduğunu bilirlerdi.

Belki resim der ki.../ Esinti

Resim
  Breezing Up (A Fair Wind), Winslow Homer, 1876,   tuval üzerine yağlıboya Sabahın erken saatlerinde yanımıza birkaç sepet alır, palas pandıras sahile iner, işimizin başına geçeriz. İşimiz, gezip dolaşmaktır. Bu yüzden de, âvâre seyyahızdır.   O liman senin, bu köy benim,   meftun, dolaşır dururuz. Dolaşırken bir yandan da sepetlerimizi envayi çeşit yiyecek, içecekle az biraz doldururuz. Teknenin ipini çözüp de bizim limandan yavaşça, süzülerek ayrılırken, hep birlikte sanki ilk kez görüyormuşçasına, uçsuz bucaksız denize bakarız evvelâ.   Sonra da, tepedeki küçük taş evimize. Harikulade bir esintiye kapılırız. Giderek uzaklaşırken kasabadan, bir yandan, daha da yaklaşırız büyük gemilere. Büyük gemiler, denizin dibinde bir yerlerde zamanla oluşmuş, bizimle başka ve değişik dünyalar, hayatlar arasındaki sınır   üzerinde hayalet bekçiler gibi bir kuzeye, bir güneye yol alıp dururlar.   Her defasında, o hayaletlerin taşıdığı denizcilerde kalır aklım. B...

Belki resim der ki.../Belki Dün Ölmüş Olabilirim

Resim
  The Blue Violinist , Marc Chagall, 1947, tuval üzerine yağlıboya Belki dün ölmüş olabilirim. Maviye çalan gökyüzüne, aya, buluta ve arkadaş kuşlara sözüm. Eğer ölmüşsem, götürmeyin beni buralardan. Bırakın, üzgün ve hazin ülkemde umudu yeşerten bir masal olarak, çocuklara kalayım. Bir acılı ezgiyi sonsuza kadar, durmadan, gülümseyerek ve ıslıkla çalabilirim. Ya da belki sözcüklerle anlatabilirim. Belki şehrin üzerine düşen, tutsak bir imgeyim şimdi. Hiç yaşamamış olabilirim, yaşadığımı sandığım en beter şeyleri. Kavgam, servetim, yoksulluğum, evim, öğrendiklerim, sözüm, sancım…Ve belki çalakalem yazılmış, içinde birkaç çiçek fosili, kan zerresi, incecik bir hatıra defteriyim. Bilmem, belki geçen hafta ölmüş olabilirim. Bir müzisyen miydim yaksa masalcı mı? Sevdiklerim ve sevdiklerini sandıklarım birkaç damla gözyaşı akıtmış da olabilirler ardımdan. Ve kuşkusuz, yaşamış, bu kötücül âlemden geçmiş olmalıyım. Ha gayret! Bunun kanıtlarını toplamalı, defterime yazmalıyım. Ama içimde...

Belki resim der ki.../ Karda Avcılar

Resim
  Hunters in the Snow ( Jagers in de Sneeuw) , Pieter Bruegel, the elder, 1565, tuval üzerine yağlıboya Bu köyde duracağız ve bekleyeceğiz peşimizden koşturan karın gelip geçmesini. Köpekler yorgun, aç. Daha iki günlük yolumuz var eve. Bak, bu köy, doğduğum, büyüdüğüm yerdir; öyledir. Yıllarca av için evden ayrılıp yollara düştüğümde, içinden geçmemek için hep etrafından dolanıp, şu derenin oralardan geçip köprüye varırdım. Korkardım. Görüp de tanıyan birileri olur diye çok korkardım. O kadar yıldan sonra, tanıyacak kimse yok artık. Yolumu kesip benden hesap soracak, sopalarla, yabalarla üstüme yürüyecek kimse yok. Kara bir ruh gibi gireceğim köyüme. Bir zamanlar şu ağacın dibinde kana buladığım taze avuçlarımı gölün buzdan yüzüne sürüp temizleyeceğim. Ve ölü bir çocuk yüzü göreceğim buzun altında. Hiçbir şey görmemiş gibi yerden havalanıp, belki biraz yürüyüp gölü geçeceğim, evlerden bir evin kapısına esintimle vuracağım. Kapı yavaşça açıldığında karşısında hiçbir kimseyi göre...

Belki resim der ki / Sen Uyurken

Resim
  The Golden Fruit , Balthus (Balthasar Klossowski), 1956, tuval üzerine yağlı boya Sen uyurken bütün evi bi güzel temizledim. Tembih ettiğin gibi, kuşlara bolca yem verdim, çiçeklerini suladım. Pencereleri açıp, odayı bir güzel havalandırdım. Hızlıca pencereden içeriye dalıveren iki Bülbülü zar zor çıkardım dışarıya. Yoksa kalsalar mıydı, bilemedim. Geçen gün senin için bahçeden topladığım papatyalar vazoda solup tek tük masaya dökülmüşler; dokunmadım. Arka odada, arasına mendilini koyup kapadığın kitaba da dokunmadım. Aceleci davranıp, sana kahve, kendime çay hazırladım. Uykunda kokusunu duyasın diye tepsiyle sehpanın ucuna koydum. Sonra, dışarı çıkıp ağaçtan üç beş tane portakal kopardım. Harika kokuyorlardı. Yanına uzanıp sana da koklatmak istedim bir an, ama sonra nedense bundan vazgeçtim. O kadar güzel bir gülüş vardı ki yüzünde, rüyanda neler gördüğünü merak ettim. Bi sigara yaktım, oturup ayaklarının dibine öylece seni seyrettim. Portakalın, çayın ve kahvenin, yumuşak tüt...

Belki Hayat Der ki...

Resim
  Uzun bir bakıştır ki uyandırır bizi derin uykudan, artık yoktur lâl sabahımız Ne bir kuş ne de efsun olmak geçiyor içimden ki acı kahve tadında rüyalarımız resimaltı   Uzun yıllar çalıştığım, kâh haber peşinde koştuğum, kâh röportaj ve yazılar yayınladığım dergi ve gazetelerde, editörlerimle zaman zaman anlaşmazlıklara düştüğümüz olmuştur. Örneğin, bir haber ya da röportajın fotoğrafı için konulacak - yazılacak ‘resimaltı’ her zaman sorun olmuştur.   Tam da editörlerin istediği gibi uygun bir ‘resimaltı’ yazmakta çoğunlukla zorlanmışımdır. Daha çok yazıya ya da röportaja yoğunlaşmak, diğer işleri angarya olarak görmek gibi bir duyguya kapılmıştım o zamanlar sanırım. Ne gaf! Bu duygumla yüzleşmem gerekiyormuş meğerse. Nitekim öyle de oldu. Sevgili Zafer Köse’nin teklifiyle, birkaç yıldır üzerinde çalışmakta olduğum görsel-metinleri tekrar ele alarak işlemeye (fotoğrafı ve yazıyı) başladım. İlk kez görücü karşısına çıkacaklardı. Sevdalım Hayat’ta bir süredir yay...

Köpekdişi

Resim
  Görece biraz eski bir filmden bahsedeceğim; köpekdişi.   2009 yapımı   Dogtooth , birer yetişkin olan çocuklarını 'geçmişlerine dayalı, iz bırakarak üstü örtülmüş bir yaşantıdan dolayı' ev hapsinde tutan ve 'dışarı' nın bilgisini 'ihtiyaca göre' yeniden yazan bir anne - babanın ilk bakışta sıradışı sayılabilecek ümitsiz ve kara hikayesini anlatıyor.     Yorgos Lanthimos   imzasını taşıyan film yer yer Bnuel' imsi, sürreel bir yapı içinde biçimlenirken, sinema cephesinin kara film bölüğüne de hatırı sayılır bir başyapıt armağan ediyor. Angelopoulos ve Gavras gibi yazar-yönetmenlerle tanıdığımız Yunan sineması sarsıcı bir sinemacı daha gönderiyor sinema severlere. Lanthimos 'un ikinci uzun metrajlı filmi olan Dogtooth sakin ilerleyen hikayesiyle, görüntü kullanımındaki titizliği ve usta oyunculuklarıyla   övgüyü hakediyor. Ama en önemli övgüyü de insanın insan olma halini anlatışındaki samimiyetle kazanıyor.   İki kızkardeş ve bir er...

Kurabiye, Orhan Pamuk ve Hikaye

Resim
  …benim gibilerin daha sonra yaşayabileceği ikinci hayat, elindeki kitaptan başka bir şey değildir. O da senin dikkatine bağlı, ey okur. Ben sana dürüstlük göstereyim, sen de bana şefkat.                                                                   (İstanbul; Hatıralar ve Şehir / Orhan Pamuk, 2003)       Hatıra: Yıllarca önce, Süleymaniye’nin loş, izbe arka sokaklarından birinde okumaya başladığım ve halen bitirip, tüketip yine en başına döndüğüm şu kadim Orhan Pamuk hikayeleri dilimin ucuna gelenleri alıp alıp sayfalara, harflere, kelime ve cümlelere döküp duruyor; bıkmadan, usanmadan, yıllarca bir arsız ritüeli sürdürüyor. Buna diyec...

Merak İşte...

Resim
  Bazı ‘büyük insanların’ nasıl yetişmiş olduklarını, hangi yollardan geçmiş olduklarını, okullarını, arkadaş çevrelerini, belki ayıp olacak ama, özel hayatlarını, eskiden beri çok merak ederim. Bu yüzden de sık sık biyografilere, otobiyografilere yollanırım. Bazı biyografik romanlar ve belgesel filmler de bu anlamda iyi gelir bana. Üstad Miles Davis’ in otobiyografisini okumak ya da Nick Cave’ in ilginç yapıtını (Dünyada 20.000 Gün) izlemek bu yüzden iyi oldu da bu konuda yazayım dedim. E iyi de yaptım. Az çok, şahsen tanıştığım, oturup sohbet ettiğim, vakit geçirdiğim ‘bana göre’ büyük insanlar da, ne mutlu, olmuştur hayatımda. Ama ben daha çok ölülerle, yapıtını koyup ortaya, çekip gitmiş olanlarla ilgileniyorum diyelim. Öyle diyelim…Kuşkusuz, yaşayanların yanında, ölülerin yapıtlarına da yakından bakmaya çalışırım. Tarkovsky ’e, Angelopoulos ’a, Platon’a, Beethooven ’a, Chet Baker ’a, Akad ’a, Vinci’ ye…Peki, ‘büyük insanlar’ diye adlandırdığım bu, kanonu, ya da kitleyi diyel...

Sokakta

Resim
  Uzun zamandır İstanbul’da sokak sokak dolaşıp, genellikle yalnız başıma, son zamanlarda iyi bir arkadaşımla birlikte, fotoğraf çekiyorum. Yıllardır aynı yerlerde, aynı suretlerin, değişmeyen gölgelerin arasında dönüp dolanıyor, bir köstebek gibi, o han senin bu kahvehane benim, bilindik âlemlere girip çıkıyorum. Sanki o bilindik âlemlerde bilinmedik, görülmedik bir şeyi ilk kez yakalayacakmış da emektar fotoğraf makineme kaydedecekmişim gibi, merakla ve içtenlikle. Vefa Lisesi’nde şaşkın ve sabırlı bir garip öğrenciyken, aynı zamanda çalıştığım yerden kazandığım ilk parayla hayatımdaki ikinci fotoğraf makinemi aldığımda başladı bu tuhaf durum. Tuhaf olması buna vakit bulabilmemdeydi. Okuldan çıkıp, sihirli makinamı boynuma takıp, ara sokaklardan yaldır yaldır Beyazıt’a doğru yürürdüm. Sonra durup Zenith’imin objektif kapağını itinayla açardım. Küçücük vizörden bakıp, ayarımı çabucak yapıp, ikindi vakti, günün ilk karesini büyük bir iştahla çekerdim. İşte o an otuz altı eksi bir o...

Şiir Dilin Sayıklamasıdır

Resim
  Gittin mi büyük gideceksin, Ayrılık bile gurur duyacak seninle   Can Yücel                                                           Ülkemin tüm ölü   ozanlarına...   Anladım ki, gelmiş geçmiş en büyük narsist, insanın yarattığı ve onsuz var olamayan, eski toprak, dilin kendisiymiş…Dilin canı vardır. Doğar, büyür, bizim gibi, bir gün ölür. Dil, başka dillere dönüşür. Zaman içinde şekil değiştirir. Hepimiz bu büyük ölümlü narsist önünde eğilelim! Bunu hak ediyor. Her canlı gibi dil de hayatta kalabilmek için, hatta diyelim ki, ölümsüzlüğe ulaşabilmek için, çaba harcar. Bunun için onu kullanan insanı özgün bir şekilde kullanır da. Şöyle ki, dil kendi narsizmini onu doğuran, büyütüp geliştiren insan yoluyla, hayatta kalabilmek uğruna, açığa çıkarır. İnsanlar içinden insan seçer, seçtiklerini, meziyetlerini ...

Konformist

Resim
  İtaatsizlik özgürlüğün gerçek temelidir. İtaat edenler sadece kölelerdir. Henry David Thoreau     Dünyanın bütün konformistlerine…Şüpheyle.   İtaatsizlik bilgisi: Yapısı itibarı ile olumsuzluk barındırıyor. Ama ‘olmama hali’ demek daha doğru gibi. İtaatsizlikten bahsediyorum. 16. Yüzyılda Fransız düşünür Etienne   de la Boétie  ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’, (İmge Yayınları) adlı müthiş makalesinde (eserinde) bir bakıma ‘adını koymadan’ sivil itaatsizliğin anayasasını yazdı. Amerikalı Henri Thoreau , 1849’da hükümetin Meksika’ya karşı yürüttüğü savaşı finanse etmek için topladığı vergiyi haksız buldu ve özellikle ırk ayrımcılığına karşı çıkmak için yurttaşları şiddet içermeyen eylemlere davet etmek için zehir zemberek bir kitapçık yayınladı.   Yüzyıllardır bir isim bulunamayan ama sık sık düşünürler tarafından dillendirilen sivil itaatsizlik kavramı ilk kez adıyla sanıyla bu kitapçıkta kullanıldı: Civil Disobeidence …Ahmet İnsel çok ...

Gündelik Hayatın Suskun Nesnesi

Resim
  Efendimiz eşya  Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun  Özdemir Asaf   Yasemin’e   Gitti vazonun yanında durdu. İçindeki yarı canlı sümbülleri okşadı. Konuştu onlarla. ‘Çiçekler de benimle konuşur’ dedi. Sözcükleri üzerime üzerime üfledi. ‘Bunlar saksı çiçeği değil ama’ dedim. ‘Olsun’ dedi, ‘bunlar da konuşur. Çiçek değil mi, hepsi konuşur.’ Vazoyu da okşadı. Sonra gitti tek tek bütün eşyanın tozunu aldı. Hem konuştu hem tozunu aldı. Bezini yıkadı, sıktı, yine geldi. Bütün gün hem eşyalarla, hem de benimle konuştu durdu. Resimleri düzeltti, terliklerin altına mıhlanmış kurabiye kırıntılarını temizledi, tabağı çanağı da. Sonra oturdu, eşyalarla beraber radyo dinlediler. Sustular. Gece, ister istemez yatağa girip de uykunun izbe kuyusuna inmeye başladığınızda yanınızdan yörenizden, arka odalardan, mutfaktan, yan daireden mesela, oradan buradan sesler de akın etmeye başlar. Öyle olmuyor mu? En azından bende böyle oluyor diyeyim. Gel gör ki, bu ‘ötesesler’ i...