Seslerin Ve Eşyanın Hayaletleri
Büyük şarkıcı,
sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.
Halil Cibran
Uyandığında
evde kimsecikler yoktu. Kar hazin bir yağmura dönmüştü şimdi. Pencerenin önünde
oturmuş, dışarıda, yağan sessiz yağmuru, damlara vuran iri damlaları, damların
üzerinde garip bir şarkıyı hep bir ağızdan söyleyerek bir oraya, bir buraya
uçan grimsi Bizans martılarını, onların üzerindeki kocaman bulutları
seyrederken bir yandan da geçip gitmek bilmeyen şu kış günlerinin neden bir
türlü geçip gitmek bilmediğini düşündü. Eskiden, gençliğinde yani, kış ayları daha mı çabuk geçiyordu? Kaçışan,
ıslanmamak için saçak altı arayan insanları, büyücek şemsiyesine üç beş kişiyle
sığınmış, elleri cebinde, köşedeki poğaçacıyı, otobüs durağındaki öğrencileri,
hemen yanında, küçük bir arabada pilav satan çocuğu seyre daldı sonra da. Tam
pencerenin karşısında, durakta, bir otobüs arıza yapmış, yolcular öfleye
pöfleye iniyordu araçtan. Otobüsün şoförü ile iki kişi hummalı bir tartışmaya
girişmiş, bu tartışma kısa sürede alevlenip şoförle yolcular birbirlerine
girmişlerdi. Üç beş kişi koşup yetişti, kavgaya tutuşanları ayırdılar. Gözünü
ayırmadan seyrettiği bu harikulade film az sonra bitecek, pek yakında ev içinde
başka bir film başlayacaktı.
Parmaklarıyla
saydı Adviye Hanım; yaza az kalmıştı. Sadece üç parmak. O kadar. ‘Az kalmış
ayol’ dedi, bu minik sözcükler camda buğu oldu. Burnunu cama dayadı. İçi
sıkıldı. Ağrıyan dizlerini kaloriferin sıcacık peteklerine dayadı, bir
ayağıyla, ters dönmüş terliğini düzeltmeye çalıştı. Gözlüğünü burnunun üzerine
itip yerleştirdi..
Yaz
gelince sıkı sıkı kapatılmış olan pencereler açılacak, eve sokağın kokusu,
bağırışları girecekti. Buraya yaz geldi mi, artık her yere yaz gelecek, şehir şenlenecekti elbet. Şu karşıdaki harikulade kuleye, onun
ötesindeki kederli, yorgun argın evlere, minareleri uzayan güzelim camilere,
sonra bütün kulelere, hanlara, hamamlara, köprülere insanlara.
Pencereyi
açtı. Ellerini dışarı çıkarıp yağmura uzattı. ‘Kapat o pencereyi, üşüteceksin’
diye bağırdı mutfaktan Neriman. Adviye Hanım daha hastalıktan yeni kalkmıştı.
‘İlaçlarını aldın mı?’ Pencereyi kapatıp ağır ağır, ayaklarını sürüye sürüye
hole yürüdü. ‘Ne zaman geldin sen Neriman? Yoktun evde?’ Konsolun üzerinden ilaçları aldı.
Gözlüklerini alnından indirip dikkatlice inceledi. ‘İstemiyorum bunları’ dedi
memnuniyetsiz bir ses tonuyla. Sesinde, küçük bir çocuğun iştahsızlığına
yansıyan mıymıntı, nahoş bir hal de vardı ayrıca. ‘At bunları sen. Uyutuyor
bunlar beni hem, sersem gibi yapıyor. Bütün gün kendimi bilmiyorum. Kimim,
neredeyim…’ Neriman söylene söylene
pardösüsünü sırtına aldı, para çantasını da eline. ‘Çıkıyorum ben, biraz bir şeyler
alacağım pazardan. Yağ da bitmiş, bak. Yat istersen sen. İlaçlarını al ama.
Söyletme bani bak.’ Adviye Hanım
salondan yatak odasına, oradan banyoya, küçük tuvalete, sanki kaybettiği bir
şeyi arar gibi dolaştı durdu sessizce. ‘Sigara da al üç beş paket. Kibritleri
de bulamıyorum. Zaten hiçbir şey yok bu evde. Gittin mi? Neriman. Gittin mi
huuu!? Ne zaman geldin ki, hem niye gidip gidip duruyor bu?’
Neriman’ın
yatak odasına girdi, kendi odasında yer olmadığı için taşındıklarında buraya
koydukları aynalı gardırobunun önünde durdu ve cebinden çıkardığı anahtarla
kapısını açtı. ‘Saklamıştım buraya bir yere’ dedi içinden. ‘Nerede acaba? Bu
gardırop da burada olmuyor ki. Söyledim. Dinletemedim. Alıp benim odaya
koyacağız işte. Cama yaslayacağız. Dışarıyı görmek isteyen balkona çıksın. Cam
önünde olmazmış. Ne olmazmış? Cam önünde ha?’ Valizin hemen yanında iki paket
sigara gördü. ‘Yok,’ dedi, ‘bunlar fena öksürtüyor beni. Hele bu kısaları’
Gerisin geriye, salona geçti. Radyoyu açtı, yanık bir türkünün anlaşılamayan
kelimeleri uçuştu odada. Yüzünü ekşiterek hemen kapattı. İki kısa öksürükten
sonra da yatağına uzanıp yattı, ayaklarını koca karnına doğru çekti. ‘Sigara
kalmamış. Vardı. Ara ki bulasın. Nereye kaldırdı acaba? Vardı vardı. Biliyorum,
şu çekmecedeydi. Öff, şimdi kalk ki bulasın.’
Adviye Hanım, orta parmağının tırnağıyla paketin
üstünü yırtar, kâğıt parçasını parmakları arasında yuvarlayarak küçücük bir
boncuk yapardı. Bu kâğıttan boncuğu
küllüğe attıktan sonra büyük bir keyifle paketten ilk sigarayı yine sarımsı
tırnaklarını kullanarak çeker çıkarırdı. İki parmağıyla diline yasladığı
sigarayı, ağzının sağ tarafına doğru çekerek usulca yerleştirirdi. Ağzında
sigarayla konuşurken henüz yanmamış sigara bir orkestra şefinin batonunu
kibarca sağa, sola yukarı aşağı hareket ettirmesini anımsatır bir şekilde
boşlukta salınırdı. Çakmaklarla arası iyi olmadığından, evde paket paket kibrit
bulundururdu. Çaktığı ilk kibrit hiçbir zaman sigarasını yakacak güçte
parlamaz, meret hemen sönerdi. O zaman ‘Neriman kapat şu pencereyi cereyan
yapıyor’ derdi. İkinci sefer, bu defa daha şiddetli vururdu kibrit çöpünü
eczaya. Parlak bir alevle yanmaya başlayan kibrit çöpüne çabucak sigarasını
yaklaştırır, derin derin nefes alır, o tütsülü dumanı içine çektikçe sigaranın
ucu daha bir şevkle ve hararetle yanar, dumanı dışarıya, odaya kesik kesik öksürükler
eşliğinde üflerdi. Devamlı elinde sigarayla oynadığından sağ elinin parmakları,
tırnakları sarımsıydı. Başının iki yanından omuzlarına kadar inen saçları da
aynı kirli sarıya boyanmıştı sanki.
Sigara ömründeki çok az zevkten biriydi Adviye Hanım’ın. Kalp yetmezliği
olmasına rağmen ve doktorun, ev halkının, konu komşunun o kadar ısrarına rağmen
sigaradan vazgeçmeyi bir an olsun düşünmemişti. ‘Ben mezara, o mezara’ derdi
konu açıldığında. Zaten konu da hemen kapatılırdı. Gece boyunca Adviye Hanım’ın
öksürmeleri hiç bitmezdi. Önce kesik kesik sonra uzun öksürük krizlerine girer,
yattığı yer yatağında bin bir güçlükle doğrulur, sırtını buz gibi duvara
yaslar, başını havaya kaldırarak derin derin solurdu. Öksürük nöbeti biraz uzun
sürerse bu sefer zar zor kendini yataktan dışarıya atar, bir bardak su doldurur, içer ve holde oturup
kesik öksürüklerin mucizevi bir şekilde geçmesini kendi kendine telkin ederek
beklerdi. ‘Geçer şimdi, şimdi geçecek. Hep böyle oluyor zaten. Geçip gidiyor
bir zaman sonra.’ Zaten narin olan uykusu öksürük nöbeti geçtiğinde iyice
kaçmış olur, o da bunu vesile ederek paketten bir dal sigara çekip önce masada
avucunun içiyle yuvarlar, sonra da uçlarından çıkan tütün iplikçiklerini tek
tek temizleyip kül tablasına atar ve geciktirmeden, hemen kibriti
ateşlerdi. Poff!
Onun sigara içişinin tatlı bir yolculuk hali olduğunu,
kendi de bu yolun uslanmaz yolcusu olduğundan, bilirdi Neriman. Holde oturup konuşurken,
ikisi de çekirdek çıtlatan insanların hızı ve bir başlayınca bir türlü
bırakamaması gibi birbiri ardına
izmaritleri söndürürler, kül tablasını ağzına kadar doldurup, gidip çöpe döküp,
sanki hiç bir şey olmamışçasına, bu kadar mereti ‘yiyip bitiren’ kendileri
değilmiş gibi, yeniden kaldıkları yerden
devam ederlerdi; bu sefer daha bir iştahla. Neriman, kartondan
çıkarttığı süslü pırıl pırıl paketleri tek tek mutfak dolabında baharatların
olduğu rafa ganimetlerini gizli dehlizine yerleştiren bir korsan edasıyla
dizer, her yeni paketi açtığında kalan paketleri tek tek saymayı da ihmal
etmezdi.
Evde bir çok kül tablası olmasına rağmen Adviye Hanım
sadece kendisi içiyorsa, her zaman beyaz, seramik küçük bir kül tablası kullanırdı.
Uzak akraba polis Ziya’nın bir Kıbrıs gezisi dönüşünde getirdiği, üzerinde
yemyeşil bir Kıbrıs haritası bulunan kül tablası holdeki masanın demirbaşıydı.
Zaman zaman, sakarlıktan, bu hol masası üzerine dökülen bir bardaktan yayılan
çay örtü üzerinde kendine hızlıca yol açar, gider Adviye Hanım’ın sigara
paketini bulur, paketteki sigaraların yarısından fazlasını sırılsıklam ederdi.
Adviye Hanım yağmurda kalmış çamaşırları ipten toplamanın telaşına benzer bir
telaşla alelacele bardağı kaldırır, paketi tüm sigaralar ıslanmadan kurtarır,
birkaç kez sövdükten sonra paketi alır, salona, pencere kenarına giderdi. Islak
paketi mandalina soyar gibi nazikçe soyar, içindeki ganimeti açığa çıkarır,
zarar ziyanın çabucak bir hesabını yapar, sonra da dal dal ıslak sigaraları
pencere önüne keyifle dizerdi. ‘Altına gazete koy, nemi alsın’ derdi Neriman
mutfaktan seslenerek. ‘Bak şurada gazete ilaveleri var.’ ‘Yok’ derdi, ‘gazeteye
yapışıyor sonra, senin çay çok şekerli.’
Neriman pazardan
döndüğünde üstü başı hep sırılsıklam olmuştu. Holde silkelendi, pardösüsünü
çıkarıp astı. ‘Dışarıda olanın aklı yok’ dedi kendi kendine. ‘Anne, uyuyor
musun?’ Hiçbir ses duymadı. Yanına gitti, üzerini örttü, şefkatli bir evlat
dürtüsüyle. Saçından başından su damlıyordu taş döşemeye. Poşetleri bıraktığı
yerden alıp sessizce mutfağa taşıdı. Banyoya gidip saçını kuruladı. Çabucak bir
kahve yaptı kendine. Adviye Hanım için aldığı sigaraları komodinin üzerine
bıraktı. Hep kilitli olan ve evdeki herkesin merak ettiği eski aynalı dolabın
kapısının aralık olduğunu gördü sigarasını tüttürürken. ‘Anahtarı da üzerinde’
dedi içinden. Yorgun ve çaresiz anahtar, sahibinin gelip bir an önce kendini
kilit etrafında iki tur döndürmesini, sonra da oradan, o kara delikten
çıkarılmayı sessizce ve utanarak bekliyor gibiydi. Bu efsunlu anahtarın ve
kapısını açtığı gizemli dünyanın yegâne sahibi Adviye Hanım’dı. ‘Dolap benim
mahremim’ derdi Adviye Hanım. Bu yüzden de hep kilitli tutardı dolabını.
İçindekileri yıllardır kimse bilmiyordu. Sessiz sedasızca açar, işini görür,
sonra da anahtarını saklardı. ‘Kaybedeceksin o anahtarı bir gün, koyduğun yeri
kendin de hatırlayamayacaksın’ derdi Neriman. ‘Amaaan’ derdi Adviye Hanım da,
‘ben kaybolmuş olacağım o zaman da, merak etme sen…Ben kaybolduktan sonra da ne
edeyim dolabı…’
Neriman sigarasını masadaki küllüğe koyup gardıroba
yaklaştı, aynasında kendini seyretti bir süre. Sanki az sonra yapacağı şeyi hiç
yapmayacakmış gibi, masumca saçlarını geriye doğru topladı. İçinden üçe kadar
sayıp ağır kapıyı yavaşça biraz daha araladı. Bu aralıktan dolabın içine sızan
soluk ışık her bir şeyin üzerine, kenarına, köşesine yapıştı, envai çeşit masalsı giysinin, çanta ve
valizlerin, kutuların birlikte mayalanarak oluşturdukları hoş koku ile birlikte
nesnelere ait oldukları kimliklerini özenle bahşetti sanki. Koku odaya doğru
yavaşça akarak süzüldü. Neriman çok eskilerden, çocukluğundan anımsadığı bu
tütsülü kokuyu içine çekti. Dolabın kapağını cesaretle biraz daha araladı.
Şimdi içerideki her bir nesneyi tek tek görebiliyordu. Askılara muntazam asılmış
elbiseler, tayyörler, etekler, gömlekler vardı. Bunların altında büyükçe
kahverengi bir valiz, valizin üzerinde de iki ayakkabı kutusu duruyordu. Valizin
hemen yanında birkaç muhtelif ebatta kutu üst üste konmuştu. Bu kutuların hemen
yanındaysa üç büyük çanta bir de siyah para çantası vardı. Neriman yaptığının hiç de iyi bir şey
olmadığının farkındaydı. O daha küçük bir kız çocuğuyken annesi de onun ve
diğer kızların her bir şeyini, aleni bir şekilde hem de, kontrol ederdi. Şimdi
plak tersine dönmüştü ve bu kontrolü kendisinin yapıyor olduğunu hissetti. Bu
durum karşısında biraz kederlendi. Ne bulmayı umuyordu ki? Toplu bir miktar
para, altın, unutulmuş orada bir yerlerde kalmış bir arazi tapusu, çocukluğuna
ait bir şey, babası Süleyman Efendi’ye ait…ne bulacaktı? Annesi, birden kalkıp gelse, Neriman’ı orada
kendi eşyalarını karıştırırken görse ne olacaktı? Ne söyleyebilirdi
Neriman? Bir ara kapatmak istedi,
kapatıp anahtarı üzerinde bulduğu gibi bırakmak; ama yapamadı. Adviye Hanım’ın
gizli hazinesini keşfetmek, bu ganimet arasında gördüğü bazı şeylere şaşırmak,
şaşkınlığını çocukluk günlerinde olduğu gibi neşeli bir hikâyeye dönüştürmek
istiyordu. Eli yavaşça elbiselerde gezindi. Bunların hemen hepsi bildiği
elbiselerdi. Yeni bir şey yoktu pek. Çocukluğundan hatırladığı pembe çiçekli
bir elbise, Kemal’le evlendiklerinde Adviye Hanım’ın giydiği grimsi ipekli
elbise, hemen bu yaz yapılacak Ömer’in sünnetinde giyilmek için alınmış siyah
elbise…Çoğu az kullanılmış ya da hiç kullanılmamıştı. Sonra valizin üzerindeki
kutuları kaldırdı, valizin kapağını açtı yavaşça. Bu sefer de valizden odaya
mis gibi sabun kokusu yayıldı. Eşyanın üzerinde, valizin kenarlarında ambalajı
açılmamış sabunlar vardı birkaç tane.
Bir para çantası, şeffaf naylon poşette iri bigudiler, envai çeşit tırnak
makasları, havlular, bazı ilaçlar, üç tane ipek eşarp, doğum gününde alınmış
bir çift süslü terlik, üzerinde tüfeğiyle poz vermiş göğe bakan bir asker
resminin olduğu, belki de kurtlanmış Silahlı Kuvvetler sigaraları. Valizi
kapadı ve kutuları yine aynı yerlerine özenle koydu. Aradığı ganimeti bulamamış
olmanın verdiği huzursuzlukla biraz daha göz gezdirdi dolabın içinde. Bu göz
gezdirme esnasında, valizin arkasında büyücek bir zarf ilişti gözüne. Zarfı
aldı ve kapağını açtı. İçinden onlarca eski fotoğraf çıktı zarfın. Bu
fotoğrafların bazılarını hatırlayamadı. Aile albümlerinde de yoktular. Hele
hele mavi Şevrolenin önünde çektirdikleri o fotoğrafı görünce çok heyecanlandı.
Hatırlıyordu, bir süre önce fotoğrafın çerçevesi düşüp kırılmış, fotoğraf da ha
bugün ha yarın çerçeve yaptırılır diye orada burada bekletilmiş, sonunda
komodinin çekmecesine koyulmuştu. Sonra da fotoğrafı bir daha gören olmamıştı.
Her yere bakmışlar, çekmeceleri didik didik etmişler, yine de bulamamışlardı.
Adviye Hanım titiz bir toplayıcıydı. Tek bir kusuru vardı bu anlamda o da
topladığı, kaldırdığı şeyin yerini asla ve keza hatırlayamazdı. Neriman tüm
hazineye son bir kez baktı, gardırobu kilitlemeden, yarı aralık bırakarak
odadan ayrılıp hole geldiğinde sigarası sönmüş, kül tablasından düşen sigara
masa örtüsünde büyük bir yanık oluşturmuştu. Ortalık leş gibi yanık muşamba ve
yanık sigara filtresi kokuyordu. Bu yanmış muşamba ve filtre kokusu karışımı az
önce yatak odasına dağılan gizemli kokunun da hükmünü hızlı ve zalimce bitirmiş
oluyordu böylece. ‘Hay Allah’ dedi ve çarçabuk muşamba örtüyü kaldırdı. ‘Geldin
mi? Sigara getirdin mi? Kibrit aldın mı? Yoktu, baktım.’ Yattığı yerden
Neriman’a sesleniyordu Adviye Hanım. ‘Bu koku da ne böyle, bir şey mi yandı?’
‘Ne zaman kalktın sen? Gel bak, kurabiye aldım,
portakallı’ dedi Neriman. ‘Az önce kalktım. Ağzımın içi bi tuhaf. Kurabiye
murabiye istemem ben.’ dedi yatakta doğrulurken. ‘uyuyamadım zaten.’ Oraya dön,
buraya dön.’ Neriman elindeki Birinci
paketlerini divanın üzerine koydu. ‘Şu küçük tuvalette eski bir naylon masa
örtüsü olacaktı. Sigara düşmüş, muşamba yandı, masa örtüsü.’ Adviye Hanım
gözlerini açtı: ‘E sen neredeydin?’ Neriman bir şey diyemedi. Küçük tuvaletin
önünde, ‘Bunu da nasıl bağlamışsın böyle anne ya! Nasıl açacağım bunu
şimdi?’ Adviye Hanım eski lastiklerden,
açılır kapanır basit bir kilit sistemi geliştirmişti küçük tuvaletin kapısı
için. ‘Kes kes’ diye bağırdı yattığı
yerden. ‘Bıçakla kes, sonra bağlarız yeniden.’
Evin topu topu iki metrekarelik bu küçük alaturka
tuvaleti taşındıklarından beri bir nevi ardiye olarak kullanılıyordu. Burası,
hole açılan altı kapıdan biriydi. İşte bu bahsettiğim kapı ve onun arkasındaki
şeylere karşı Nermin’in ve Adviye Hanım’ın ilgisizliği giderek artıyordu. Bu
izbe yerin aslında evin bir bölümü olduğu unutulmuştu belki de. Gün gelir lazım olur diye naylon torbalara
sarılıp bir köşeye konulan yarım kalmış yün yumakları, dürülmüş eski pırtı
kilimler, tek ayağı olmayan bir sandalye, çoğu vida ve tornavidalardan oluşan, aslında
bir kerecik bile bir işe yaradığı görülmemiş alet edevat, içi geçmiş, rengi
solmuş plastik saksılar, delinmiş,
çatlamış, bir gün tamir edilmeyi sabırsızlıkla bekleyen bidonlar, hiçbir zaman
kullanılmayan, zaten ne zaman alındığı da hatırlanmayan kar zincirleri, geçmiş
yıllara ait tatil kitapları, saman kağıtlar, yeşil, kırmızı, lacivert tükenmez
kalem torbaları, karton ve elişi kağıtları, yağlı tepsi kağıtları, lastik
pompaları, hiç açılmamış karton kutusunda Tuborg bira bardakları, varakları yer
yer dökülmüş resim çerçeveleri ve daha bir çok miadını doldurmuş eşya izbe
karanlıkta sıkıntıyla, belki de kendi kendileriyle dertleşerek bekleşiyordu. Doğru,
belki birbirleriyle kendi dillerinden konuşuyorlardı da. Kendine yardım etmekten
aciz bu sakat, hasta, tükenmiş eşyaların yanında, onları misafir eden bu küçük
yer de yanmayan kirli bir ampul, artık kapanmayan kapı kolu ve akmayan musluğuyla
eşyalardan geri kalmıyordu. Döküm rezervuarın içi bile bir takım eşyayla
doldurulmuş, mahzun tuvalet, sükut ederek atisini beklemeye çekilmiş gibiydi.
Tuvaletin aydınlık boşluğuna açılan buzlu camlı penceresi içeriyi havalandırsın
diye çoğu zaman yarı aralık dururdu. Bazen zar zor içeriye sızıveren bir
güvercinin kuytu bir köşeye yumurtladığı yumurtalarla da karşılaşıyordu ev
halkı. Buna hiç şaşırmıyorlardı ama.
İçeride, karanlıkta canlı bir şeyler olması güzeldi tabi. Ot, süpürge
çöpü ve bilumum malzeme arasında yumurtalar kırılıp da cik cik sesleri hole,
oradan yatak odası ve misafir odasına yayılmaya başladığında oturdukları,
yattıkları, oynadıkları yerlerden bir bir kalkıp bu küçük odanın kapısı önünde
buluyorlardı kendilerini. Uzaktan onları seyrediyorlardı bir süre. Sonra bu
heyecanları da geçip gidiyordu diğer her ölümcül heyecanları gibi. Yine
oyunlarına, televizyonun sihirli ışığına, enfes revaninin şerbetine falan dalıp
kimsenin aklına gelmeyecek naif sorularla zamanın içinde kayboluyorlardı.
Küçük tuvalette tek canlı şey, bu sukut eden, sonra çatlayan yumurtalar
değildi. Küçük tuvaletin gerçek ev sahipleri kızıl kanatlı hamam böcekleriydi
bir bakıma. Bazen o aralık kapının
ardındaki karanlıktan akın edeceklermiş gibi geliyordu Neriman’a. Adviye Hanım da, orada, o kapının ardında
büyük bir hareket olduğunu duyuyor, o torbadan bu torbaya, şu delikten ötekine
hiç durmadan bir şeyler arayan, çoğalan canlıların varlığını hissedebiliyordu.
İçerisi adeta bir lunapark gibiydi. Ayrıca, orada olan şeylerin dışında, artık
olmayan, atılmış, verilmiş, kapı önüne bırakılmış birçok eşya da kokusunu ya da
izini bırakmış gibiydi.
Ayda yılda bir, yolunu şaşıran ya da macera arayan
anarşist bir kızıl hamam böceği karanlıklar içinden çıkıp, arkasına bile
bakmadan hole ulaşıyordu. Holdeki insani curcunadan başı dönüp kendi evine,
âlemine ulaşması ise saniyeler alıyordu. Takla ataraktan, bacakları kolları
birbirine karışaraktan, debelenerekten depar atıyorlardı. Hele Adviye Hanım’ı
elinde süpürgeyle görünce daha bir hızlanıyorlar, gerisin geriye, inlerine,
evlerine, barklarına dönüyorlardı.
Neriman elinde fenerle kutuları, torbaları, paketleri
karıştırırken, buranın ve biraz önce gördüğü Adviye Hanım’ın gizli
hazinelerinin aslında birbirinden farklı olmadığını düşündü. Eski gülücüklerin,
ağlamaların, bağırış çağırışların da buralarda bir yerlerde, Adviye Hanım’ın
gardrobunun içinde saklanmış olduğunu, zaman zaman ortaya çıkıp o duvardan bu
duvara salınarak çarptıklarını, dans ederek eğlendiklerini biliyordu. Kapıyı
çekti, feneri kapadı.
‘İşte bak, nasıl?’ Elinde tuttuğu muşambayı Adviye
Hanım’a gösterdi Neriman. Adviye Hanım, ‘Yok’ dedi, ‘eskisi daha güzeldi. Çok
mu yanmış? At o zaman, tutma evde.’

Yorumlar
Yorum Gönder