Unutmak

 


 

‘İnsanın en büyük kişisel sorunu, ölümü özünün kaybı olarak görmek. Ama nedir öz? Öz, hatırladığımız her şeydir. Bu yüzden ölümün bizi dehşete düşüren yönü, geleceği değil geçmişi kaybedecek olmamızdır. Unutmak, yaşamın içinde yer alan bir tür ölümdür zaten.’

Milan Kundera



Anneannem, koca evin içinde dört dolanıp kaybettiği bir şeyini, mesela gözlüğünü ararken bir yandan dudakları da kıpır kıpır olurdu. İçinden tekrarladığı şeyi yıllar sonra öğrendiğimde biraz şaşırdım. Meğer şunu söylüyormuş: ‘Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi.’ Bir köşeye iki ucu birbirine bağlı bir mendil atar, bir süre kaybettiği şey her ne ise onunla ilgilenmezdi. Gider işini gücünü halleder, günün bir vakti sigarasını tellendirirken, kaybettiği şey bir anda karşısına çıkıverir, o da mendilini attığı yerden alır, düğümünü bir güzel çözer, sanki canlıymışçasına okşayarak, yeniden çekmecesine kordu.

Anneannemin bu hali yaşlılıktandı. Yakın hafızası neredeyse iflas etmek üzereydi. Ama onun da annesinden öğrendiği bu sevimli ve zararsız mendil atmaca oyunu işe yarıyordu işte. Abartmayalım da, en azından bazen diyelim. Geçmişe ilişkin olayları bir bir zehir zemberek hatırlıyordu ama. En ufak bir ayrıntısını kaçırmıyordu. Kim kime ne dedi, kim kiminle ne yaptı, kim kimin neyi…Akrabalık ilişkileri olarak yani.

Benim durumum biraz farklı. Mendil atmacayla falan çözülecek cinsten değil. İyi ki de değil.  Unuttuğum o kadar çok şey var ki. Sözgelimi, ilk uzun seyahatimi unuttum. Hafızamda öyle bir şey yok. En ufak bir kıvılcım yok aklımda. Anlatıyorlar da hayal meyal hatırlamaya çalışıyorum. Olumsuz bir durum mu bu doktor? Hayır, yani karşımda bir doktor varken daha tanımlayıcı olmaya çalışırım da, o yüzden doktor diye hitap ettim size. Üzerinize de alınabilirsiniz. Umarım sakıncası yoktur. Olmadığını varsayarak devam ediyorum. Şüphesiz benden çok daha iyi olanlar var bu konuda. Onlar hiç unutmayanlar. Her bir ayrıntıyı didik didik edip er geç mutlaka hatırlayanlar. Er geç ne kelime, anında hatırlayanlar. Müthiş! Unutmaksa benden bir parça olmuş sanki. Eğer bazı şeyleri bu kadar sık unutuyorsam mutlaka bilinçaltım durmadan araya giriyor olmalı: ‘Unut artık bunu, bu sana faydalı değil evladım.’ Ya da şöyle fısıldıyordur belki, ‘hatırlayacaksın da ne olacak, çekmeceleri boşalt. Temizlik yap biraz. Bana gönder, ben saklarım onları. Bir gün çıkartmak üzere…Hem bitmek tükenmek bilmez yerim de var.’ Alâ. Ne güzel. Bir gün çıkartmak üzere, diyor doktor, siz de duydunuz mu? Hem, biraz geniş mi ne. E genişmiş işte. Öyle fısıldıyor. At atabildiğin kadar bilinçaltı bulutuna. Bazen sevmeli insan bilinçaltını. Hep değil ama. O sahibini sever çünkü. Koşulsuzca sever hem de. Yok yok, seviyorum ben bilinçaltımı. Kesin seviyorum doktor.

Unuttuğum her şeyi tekrar hatırlayacak olsam ilk önce, ilk sözcüklerimi hatırlamak isterdim. Çıkardığım o ilk sesleri. O ilk seslere ve kelimelere annemin, babamın nasıl tepki verdiklerini hatırlayabilmeyi isterdim. Tabi bazı şeyleri de biyolojik olarak hatırlayamıyorsun. Burada bilinçaltının suçu yok. Ama unutmak unutmaktır işte. Mesela ilk kez el öpmeye gittiğimizde elini öptüğüm yaşlı teyzenin elinin kokusunu delice hatırlamak isterdim. Ama nafile. Hatırlayamam.  İlk evimizin soğuk odasında birbirimize sarılıp yatarken, kardeşimle hangi masalları nasıl arzuyla anlattığımızı, nasıl şaşırdığımızı, bazen korktuğumuzu, yorganın altına gömüldüğümüzü mesela hatırlamak isterdim. Ya doktor, böyle işte. Biyolojik, nörolojik ya da psikolojik olarak unuttuğum her ne varsa, bir gün onları gizlendikleri yerden çıkarıp, harikulade bir sihirle nesnelleştirip,  odamda henüz olmayan, ama o zaman mutlaka kendim yapacağım, büyücek bir sandığa yerleştirmek isterdim. Bayılıyorum unutmayanlara. Onların böyle bir sandıkları var işte. O sandığın maun kapağı hep açık.

Doktorcuğum, seninle şunu da paylaşmak isterim ki, bu konuyu merkeze almasa da ince ince işlemiş sinemacılar var. Belki sen de izlersin diye buraya yazmak istedim. Deha sinemacı Kieslowski’nin 1988’de Polonya televizyonu için çektiği Decameron adlı dizinin (Seksenli yıllarda Polonya…Televizyon filmi…müthiş.)  ilk bölümünde (Senin Tanrın Benim, Başka Tanrı Arama) tanrıyı sorgulamaya yeni başlayan çocuk babasına sorar: ‘Yaşam nedir?’ Babası da ‘ geçmişte biriktirdiğin anlar ve anılardır.’ der. İkisi arasındaki felsefi diyalog özellikle çok güzeldir. Peki, bu anlar ve anılar bir bir kaybolmaya yüz tutmuşsa boş bir bellekle yaşamak neye yarar? Bellek yitimi mevzusunu çok ince birer işçilikle Haneke ve Amenabar da da görürüz. Haneke,  Amour (Aşk-2012/ Fransa) filminde iki yaşlı çifti anlatırken birinin hafızasını yavaş yavaş siler. Amenebar da Mar Adentro (İçimdeki Deniz-2004 / Ispanya) filminin sonunda aynı yönteme baş vuracak ve karakterlerinden birinin hafızasını silecektir. Kuşkusuz, bunlar benim anımsadıklarım (!) ve bende derin iz yaratmış anlatımlar. Daha nice filmde kullanılmış olsa gerek. Şimdilik bu durumda değilim ama gerçekten de ‘büyük unutuş’un varlığımızdan da koca bir parça alıp götüreceği muhakkak.

Anneannemin iki ucunu birbirine bağlayıp bir köşeye attığı ‘hatırlama aparatı’ kendisiyle beraber kayboldu gitti. Onsuz idare ediyoruz artık hayatlarımızı. Biraz kolaylaştırıyordu, evet. Unuttuğu her ne ise şeytanın alıp götürdüğüne inanıyordu. Tekerlemesiyle de mutlaka geri getireceğini söylüyordu. Unutmamak için her gün egzersiz yapmak lazım doktor. Sence de öyle değil mi?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Görünmez Bir Adam

Belki resim der ki.../ Beklerken Seni

Merak İşte...